Seçimler bitti, şimdi geriye çözmemiz gereken bir “travma” kaldı. Çözebilirsek ve görünür bir imkân varsa tabi!

Yine, yeniden bir “zafer”, yine yeniden bir “yenilgi” kaldı geriye… Süregiden ve sürmesi pek muhtemel bir hal…

Muhalefet her seçimi kaybetmeye mahkum mu? Nereye kadar?

Ne zaferin sahipleri, ne de yenilginin tarafları yaşananlara “anlam” verebilmiş değil. Derin bir “boşluk hissi” kaplamış vaziyette herkesi.

O yüzden “travma”, yalnızca yenilenlerin yaşadığı bir “duygusal-zihinsel kaosu” temsil etmiyor, aynı zamanda zafer kazananlar da “kazanmanın sarhoşluğu” dışında yaşadıklarına tam olarak anlam veremiyor… Seçim gecesi patlayan havai fişekler, çılgınca yapılan kutlamalar, aslında “rasyonel olan” kaybetme beklentisinin zaferle sonuçlanmış olmasına gösterilen “duygusal boşalmadan” ibaret…

Ama “bir nedenle” kazanmayı bekleyen “bir türlü” kazanamıyor, kaybetmeyi bekleyen bile “her halde” kaybetmiyor!

Her seçim yeni bir eşiğe taşıyor hepimizi, hem bizde hem de başka ülkelerde; hikâyenin özneleri ayrı, senaryosu neredeyse aynı.

Ülkemiz babında bugünlerde bir başka boyutta yaşanan “duygusal boşalma” hali de var: Ötekine karşı duyulan öfke, duyarsızlık, gamsızlık, görmeme, yok sayma haleti ruhiyesi… Öyle ya, onca yaşanan acı, yokluk ve yoksunluk haline rağmen, bu acıları en çok yaşayanların yine gidip bu acıların yaşanmasından sorumlu olan iktidarın arkasında durmaları “anlaşılabilir gibi” değil, ne halleri varsa görsünler!

“Akıl alır gibi değil; neden yokluk ve yoksulluk içindeyken gidip iktidarı destekliyorsun? O halde bundan sonra yaşayacağın yeni acılara da müstehaksın!”

Yani, derin bir vicdan kaybı, derin bir yalnızlık, kaygı, duyarsızlık hali… Hüzün verici olan, layık görülen bu müstehaklık dileği “ötekiler” için bir anlam taşımadığı gibi bu vicdan kayıplarının bir bumerang gibi yine kendilerine dönecek olması! Vicdanı kaybettikçe, hak, adalet, özgürlük arayışının enerjisi azalıyor, alanı daralıyor, boşalıyor.

Elbette bu toplumsal yarılma, kopuş halinde, hisler karşılıklı; iktidar seçmeni de aynı öfkeyle “ötekilere” karşılık veriyor.

Son 20-30 yılda teknolojinin hammaddesini oluşturduğu ve harladığı yalnızlık ve içe kapanma çağında süreç mükemmel bir biçimde toplumsal kopuşa ve sistemsel çöküşe doğru olgunlaşarak ilerliyor.

Şimdi ne olacak?

Bir sonraki eşik ne?

Kazananlar, “kazançlarını” cebe koydu, her şey kaldığı yerden devam edebilir! Kaybedenler, “neden kaybettiklerini” anlamaya çalışıyor; mu acaba? Tam emin değilim…

Ne olursa olsun, güneş yine doğmaya devam edecek, hayat sürecek; ama başlayan her yeni gün dünyamızı hızla derin bir buhrana doğru sürüklüyor, sürükleyecek.

Ne yazık ki!

İflah olmaz bir pesimist olduğum için böyle yazıyor değilim, ama insanlık idealinin, vicdanın, hak, adalet ve özgürlüğün kazanabilmesi için, içinde bulduğumuz durumu kavramaya ve neye yönelmemiz gerektiğini anlamaya ihtiyacımız var.

Bu yazı, sorduğu soruların yanında biraz da buna ilişkin fikir ipuçları oluşturma, yeni bakış açıları sunabilme gayesiyle yazılmış bir yazı…

MUHALEFET İÇİN VİTRİNDEKİ İSİM ÖNEMLİ Mİ?

“Kemal Kılıçdaroğlu doğru bir tercih miydi? Ekrem İmamoğlu mu Mansur Yavaş mı aday olsaydı daha iyiydi? Millet İttifakı şöyle yapsaydı daha iyi olurdu, yok böyle yapsaydı daha iyi olurdu” diye süren tartışmalar bana göre “kozmetik” tartışmalar; işin aslı bambaşka…

Bütün kombinasyonların kaybetme olasılıkları aynı oranda kuvvetliydi, kaçınılmaz son yine yaşanacaktı; ki muhalefet için bundan sonraki ilk seçimde sunulacak en ideal “sunumun” da kaybetme olasılığı yine çok güçlü.

Böyle olması için özel bir arzum, çabam elbette olamaz, bunun için de kafa yormuyorum; ama “neden bunları yaşıyoruz ve neden yine yaşama olasılığı var” diye sorguladığımda farklı ayrıntılar olduğunu görüyor ve düşünüyorum.

Söylenegeldiği gibi AKP iktidarı, Recep Tayyip Erdoğan çok kuvvetli olduğu için mi durmadan seçimleri kazanıyor? Macaristan’da Orban, Hindistan’da Modi, harika siyasi çözümleri nedeniyle mi seçim kazanma makinesine dönüştü? Bu siyasi figürlerle, ne olursa olsun durmadan onları seçenler arasında sarsılmaz bir bağ nasıl oluştu? Bu kasvetli döngüyü ne tersine döndürebilir?

Şimdi bunları sorgulamaya çalışacağım, dilim döndüğünce…

Farkında mısınız bilmiyorum, küresel olarak hemen her ülkede Yuval Noah Harari’nin “gereksizler sınıfı” olarak tanımladığı kitleler hızla büyüyor. Bu kitlelerin giderek egemen hale gelen “ekonomik, sosyolojik ve siyasi konumu”, ülkelerin ve dünyanın geleceğini de belirlemeye başladı. Bu kitleler, sistemden (iktisadi düzen) ya tamamen bağları kopmuş / koparılmış kitleler, ya da bağları koptu kopacak aşamadalar. Neredeyse tamamı hiçbir şekilde üretim süreçlerine (istihdam piyasalarına) katılamayacak, başat bir rol oynayamayacak durumda ve bir beklentileri de kalmamış vaziyette. 200 yıldan fazladır süre gelen kapitalist sistem içinde sermaye ile işçi sınıfı (emek) arasındaki uzlaşmazlık (çıkar çatışması) alanı ve mücadelesi sona ermiş gibi gözüküyor. Sermayenin üretimde emeğe duyduğu ihtiyaç her yeni teknolojik yenilikle birlikte hızla azalıyor. Özellikle son bir yılda yapay zeka alanındaki gelişmelerle bu süreç baş döndürücü bir şekilde ilerleyecek gibi gözüküyor.

Oysa Kemal Kılıçdaroğlu’nun mutfağından anlattığı o teknoloji temelli projeler ne kadar harikaydı değil mi?

Muhalefetin teknolojiye, dijital tabanlı işlere yatırım yapınca ekonomi ve işsizlik sorununun çözüleceğine ilişkin vaatlerinin siyasi bir karşılığa dönüşmesini beklemek ne yazık ki gerçekçi değildi. Göreceli olarak inovasyon ve teknolojik yenilik, emek ve istihdamın aleyhine çalışıyor. Teknoloji kapitalizminin sunduğu idealler ancak kendi içinde “kârlılık ve verimlilik” üretiyor; küresel ve ulusal teknoloji şirketlerinin lehine büyümeyle, ancak çalışanların (geniş kitlelerin) aleyhine işliyor. Ücret gelirleri hızla eriyor, dahası istihdam piyasaları hızla küçülmeye devam ediyor.

AŞIRI SAĞ HER YERDE YÜKSELİYOR

Peki, bunun ülkelerde geniş kitleler nezdindeki anlamı ve siyasi yansıması ne?

İrrasyonel siyasi tercihler, iktidar oluşumu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum mu? Kafanızı kaldırıp dünyada son 15-20 yıldaki siyasi gelişmelere bir bakın lütfen!

Macaristan’da Victor Orban 2010 yılından beri her seçimi kazandı; üstelik geçen yıl Türkiye’deki gibi farklı yelpazedeki tüm muhalefet cephesinin birleşmesine karşın. Hindistan’da aşırı sağcı, Hindu milliyetçisi Narendra Modi yeniden ve yeniden seçiliyor. İtalya’da geçen yıl yapılan seçimlerde Giorgia Meloni liderliğindeki aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri (FdI) ve parçası olduğu sağ ittifak iktidara geldi. Fransa’da geçen yıl yapılan seçimlerde sefilleri oynayan sosyalistlerin Macron’a bir kez daha desteği olmasa aşırı sağın lideri Marine Le Pen neredeyse iktidara gelecekti. Yine geçen yıl İsveç’te yapılan seçimde neo-nazi hareketinden doğan bir siyasi parti olan İsveç Demokratları ülkede ikinci parti oldu ve 40 yıl sonra iktidarın sosyal demokratlardan sağ ittifaka geçmesine neden oldu. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi, ülkede yapılan son kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 18 oy oranıyla SPD’yle birlikte ikinci parti konumuna geldi.

Polonya, Hollanda, Avusturya, Yunanistan, İsrail, Japonya, ABD, Latin Amerika ülkeleri diye böyle listeyi aşırı sağın yükselen hikâyesiyle uzatmak mümkün.

Aşırı sağ, hemen her ülkede yükseliyor. Bu partiler oy oranlarını yükseltmekle kalmıyor, ya doğrudan ya da koalisyonlarla iktidara geliyor, ya da gelmelerine ramak kalmış vaziyette. Demokrasiyi kullanarak, seçimlerle iktidarlara gelip, demokrasiyi yok etmeye, otoriter rejimler kurmaya yöneliyorlar. Ve bu iktidarlar yüzde 20 – 50 arasında bir toplumsal destek bulabiliyor. Bu seçmen kitlesi sarsılmaz biçimde bu iktidarları desteklemekten geri durmuyor. Ekonomik ve sosyal durumları, koşulları ne olursa olsun, tüm yolsuzluk, hukuk dışılık, medya ve özgürlükleri yok etme, siyasi baskılara karşı kulaklarını tıkayarak bu sağ parti ve cephelere destek veriyorlar.

İşte, demokrasilerin, hepimizin yaşadığı açmaz noktası burada. Neden ülkeler ve toplumlar karpuz gibi ikiye bölündü? Toplumun bir kesimi “hak, hukuk, adalet, özgürlük, eşitlik” gibi kavram ve ideallerin hala arkasında dururken, öteki kesimi bunların hiçbir önemi ve kıymeti yokmuş gibi davranıyor, ki üstelik en çok etkilenen, mağdur olan kendileri olduğu halde!

Bunu tek başına aşırı sağı iktidara getiren ve tutan kitlelerin “cehaleti ve eğitimsizliğiyle” açıklayabilir miyiz? 1973 ve 1977 yıllarında CHP’yi birinci parti yapan kitleler çok daha fazla mı bilinçli ve eğitimliydi? Ya da bugün gönlünü aşırı sağa kaptıran milyonlarca insan on yıllarca Avrupa’da sosyal demokrat ve sosyalistleri iktidara cehalet ve eğitimsizlikleriyle mi taşıdı? Elbette hayır!

Bugün sınırlarda gezen bu siyasi denge önümüzdeki yıllarda nasıl değişecek? Aşırı sağ daha ne kadar büyüyecek ve dünyada daha da güçlenen aşırı sağ iktidarlar ülkeleri daha uzun yıllar boyunduruğu altına mı alacak? Peki aşırı sağ iktidarların kontrolü altında ülkeler arasındaki ilişkiler nasıl şekillenecek? Küreselleşme derken, ulusal sınırlara çekilmiş ülkeler yeni savaşlarla dünyayı yeni bir karanlık çağa mı sürükleyecek?

Hemen her ülkede yükselen bu milliyetçilik dalgası, aşırı sağ yükselişinin durma noktası neresi olacak ve böyle bir olasılık varsa bu nasıl olacak?

Açıkçası, yakın ve orta gelecek hiç de parlak gözükmüyor. Aşırı sağın yükselmeye devam etmesi, mevcut sağ iktidarların güçlerini koruması yüksek bir olasılık.

Neden?

GEREKSİZLER SINIFI BÜYÜYOR VE DAHA DA BÜYÜYECEK

Çünkü “kapitalizm çöküyor” ve post-kapitalizm dönemini henüz göremiyor ve tanımlayamıyoruz. Teknoloji kapitalizmi, kapitalizmin o saf tanımındaki serbest piyasa ekonomisini bizzat kendi marifetiyle yok etmiş vaziyette. Sektörler, işler, meslekler hızla dijitalleşiyor ve üretim süreçlerinde insanın varlığı “önemsiz ve değersiz” bir aşamaya doğru hızla ilerliyor. Otomasyon ve robotik sistemler, yapay zeka sistemleri önemli ölçüde insan üretkenliğinin yerini alıyor. Teknoloji değiştikçe yeni meslekler ortaya çıkacak” anlatısı, kaybolan işlerin çokluğu karşısında sınırlı yeni işlerin ortaya çıkmasıyla birlikte bir “hülyaya” dönüşüyor.

Yapay zekayı “resmi tören ve ayinlerle” karşılayan teknoloji devleri “timsah gözyaşları” arasında çalışanlarını “onbinler” kafileleri halinde kapının önüne koymaya devam ediyor…

Dahası Google, Apple, Amazon, Microsoft, Meta, Tesla, Samsung, Alibaba, OpenAI gibi dev teknoloji şirketleri bağımsız birer devlet gibi rollere soyunuyor. Bir devlet kurumu ve temsilcisi gibi davranıp, ülke yönetimleriyle doğrudan görüşüyor, restler çekebiliyor, kuralları kendileri tayin etmeye soyunabiliyorlar.

Önüne gelen tüm bağımsız girişimleri yutuyor, tekelleşiyor ve tüm piyasaları domine ediyorlar. Üstelik verimlilik ve karlılık uğruna üretim ve hizmet süreçlerinde insan faktörü sürekli küçülüyor. Kasım 2022’den bu yana ABD’de 300 binden fazla mühendis ve uzman insan kaynağı işini kaybetmiş vaziyette.

Son 20 yılda ülkelerde kırsaldan başlayıp kentleri çevreleyen ekonomik çöküş, vasıfsız işgücünden yüksek eğitimli, kalifiye işgücüne kadar uzanmış durumda. İnsanlar işlerini kaybettikçe ve her geçen gün daha geniş kitleler yeniden istihdam piyasasına dönemedikçe, yaşam ve varlık kaygısı” daha baskın ve yerleşik hale geliyor.

Hemen her sektörde üretim ve hizmetleri dev teknoloji şirketleri teslim alıyor. Tarım, hayvancılık ve daha nice sektörde üretimi bu şirketler, teknoloji ve otomasyonla yapıyor. Tarlaları drone’lar ilaçlıyor, sebze ve meyveleri otomatik makineler topluyor. Şimdi de birçok iş ve görevi ChatGPT devralıyor.

İşte bu insanlar yıllardır Harari’nin “gereksizler” dediği bir sınıfı oluşturuyor ve sayıları durmadan büyüyor. Üretimle bağları kopan bu kitleler için “zaman ve yaşam bir var olma, ayakta kalma içgüdüsüne dönüşmüş durumda. Bu içgüdülerini var eden ve ayakta tutan ise “koruyucu baba” arayışları. Bir anlamıyla modern bir “patrimonyal modele” evriliyor. Bu yapıyı oluşturan ve dörtbaşı mamur hale getiren ise aşırı sağ parti ve liderlerin milliyetçi kavram ve söylemleri oluyor. Sistemden tamamen “dışlandığını” ve “hiçleştiğini” hisseden bu kitleler akın akın “koruyucu babaya” sığınıyor ve onlar için artık “gerisi teferruattan” ibaret hale geliyor. Bir kere varlıklarını tamamen “koruyucu babaya” teslim ettikten sonra, gerçeğin ne olduğu onlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Varlıklarını tamamen o “koruyu babanın varlığıyla” eşitliyorlar. Gereksizler sınıfının bir ferdi haline geldikten sonra, demokrasinin “hak, adalet, hukuk, özgürlük” gibi klasik kavram ve gerçekleri de artık “gereksiz” hale dönüşüyor.

Bu kitlelerin “gerçekten” ve “demokrasiden” yana taraf olmamalarını “cehalet” ya da “eğitimsizlikle” açıklama kolaycılığına kapılırsak, durumu algılayamaz, bundan sonra da çözümsüzlük döngüsüne hapsolup kalırız.

Bir boyutuyla “patolojik” bir hale dönüşen bu toplumsal halin, sürecin mevcut dinamiklerine bakınca ülkemizde ve dünyada giderek bir kangrene dönüşerek genişlemesi pek muhtemel.

İşini kaybeden, yeniden üretken olacak imkânı bulamayan her bir birey, doğanın kuralı gereği içgüdüsel olarak var olma mücadelesine yöneliyor ve “koruyucu baba” aramaya başlıyor; bunu da aşırı sağ, hemen tüm ülkelerde kendi koşullarına göre ürettikleri “ötekiler” kavram ve söylemleriyle kolayca siyasi güce dönüştürebiliyor. Bir noktadan sonra bu kitleler “siyasi rıza” üretmek için bir siyasi söyleme de ihtiyaç duymuyor ve sosyal yardımlar ile koruyucu babanın şemsiyesi altında ayakta kalarak “sarsılmaz ve değişmez” siyasi desteklerini, iradelerinden bağımsız bir şekilde “koruyucu babaya” sunmaya devam ediyor.

MUHALEFET ÇÖKEN SİSTEMİN VARYANTINI ÜRETEREK KAZANAMAZ

Peki bizde ve diğer ülkelerde muhalefet bu tablo karşısında ne yapıyor?

Geniş kitleleri hayatın dışına iten sistemin kavram ve imkanlarıyla çözüm üretmeyi vaat ediyor. En iyi yaptıkları ise, yeni bir “koruyucu baba” olma önerileri. Anımsayın lütfen Kemal Kılıçdaroğlu’nun “ev kadınlarına gelir ve sigorta güvencesi, aile sigortası, hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek” gibi onlarca vaatlerini. Oysa bu kitleler zaten yıllardır bu güvencelere sahip olduklarını düşünüyorlar. Aslı varken, gölgesini tercih etmek, “koruyucu baba” evini terk etmek ikna edici değil onlar için. Bu iktidarların yolsuzlukla suçlanması, hatta bazen bunların alanen bilinmesi, baskıcı, hukuk dışı yollara başvurması, “koruyucu babaya” sığınmış kitleler için hiçbir şey ifade etmiyor. O zaten mevcut sistem içinde terk edilmiş, bu haldeyken yolsuzluk ve hukuk dışılık onun için ne anlam taşıyabilir ki!

“Çalıyormuş, çalarsa çalsın, zaten gelen de çalmayacak mı?” diye bakıyor. Onun için “gerçekliğin kendisi” değil, “kendisinin gerçekliği” baskın oluyor.

Bu dinamik, aşırı sağın “koruyucu baba” misyonuyla etki altına aldığı tüm ülkelerde bu şekilde işlemeye devam ediyor. Teknoloji postuna bürünen kapitalizm tüm ihtişamıyla sürüyor; her ne kadar muhteşem çöküşe doğru ilerlese de!

Ülkelerde ikiye bölünen kitlelerin bir yarısı “koruyucu babaya” sığınırken, hala sistemin içinde kalan diğer yarısı muhalefet cephesinde durmadan yenilmenin “mental ve ruhsal yorgunluğuyla” baş etmeye çalışıyor. Onların bu halini onlara anlatacak, çıkış yolu önerecek bir parti ve lider aramaları şimdilik nafile gibi. Şu anda bilmedikleri, görünen bir gelecekte bunu anlama fırsatı da bulamadan, sistemin dışlayacağı yeni gereksizler sınıfı fertleri olarak akın akın gidecekleri aşırı sağın ateşine odun taşımaya devam edecek olmaları.

ÇIKIŞ YOLU NE?

Peki, bu kaçınılmaz, durdurulamaz bir süreç mi? Bu sarmaldan, bu açmazdan çıkış yok mu?

Elbette sistem çöküyorsa, bunun bir tam çöküş anı olacaktır. Bunu öngörmek, koşul ve tarih tayin etmek mümkün değil. Tam çöküş, yapının tamamen yıkılması ve her şeyin yeniden kurulması demek. Bu çöküş anları tarih boyunca bazen yavaş yavaş, bazen aniden gerçekleşebiliyor.

Kestiremediğimiz o tarihi çöküş anı gelmeden bir çıkış yolu yok mu?

Tek bir çıkış yolu var insanoğlu için:

“Çöken bir sistemi restore etme hamlelerini terk ederek yeni bir ütopya inşa etmek; insanın varlığını, yaşamını, çalışmayı, üretmeyi yeniden tanımlamak. Teknoloji ve insan makine ilişkisini, tüm insanlığın ortak yararına yeniden tasarlamak; bunları yepyeni bir siyasal öneri haline getirmek. Mutlak ve kaçınılmaz gibi gözüken ve düzenin sınırlı bir toplumsal kesimin çıkarlarını korumak için işleyen dinamiklerini kökten değiştirmek için yepyeni bir siyasal dil üretmek… Çöken bu sistemin ‘gereksiz’ hale getirdiği ve ‘hiçleştirdiği’ kitlelere, yeni bir ‘varlık alanı’ tasarlamak ve tanımlamak…”

Bunu bugün “idrak etseniz ve isteseniz” de akşamdan sabaha başarmanız mümkün değil; zaten tarihin motoru da öyle çalışmıyor!

Bunlar mevcut sistemin çöküş sürecinin hangi aşamasında inşa ve ihya edilir bilmek çok güç. Tarihe baktığınız zaman “olmuş, somut” şeyleri görürsünüz; ama şu an tarihi yaşıyor ve tasarımlıyorsanız, bunun hangi aşamada “tamamlanacağını” kestiremezsiniz.

“Tam çöküş tüneline” girmeden önce son çıkış kavşağını ya kaçırdık ya da kaçırmak üzereyiz!

Tüm bunlardan sonra yeniden soralım: “Muhalefet seçim kazanabilir mi?”

Yukarıda da aktarmaya çalıştım, Türkiye’deki siyasal sistem ve toplumsal çöküş yalnızca Türkiye’ye özgü değil; nedenleri ve çözümü de yalnızca Türkiye’yle sınırlı değil.

Bir sistem çöküyorsa, o sistemin tüm yapıları, üretim ve sosyal ilişkileri, sınıfları da sistemin cari olduğu her yerde çöküyor, değişiyor demektir. Bugün hepimiz yaşadığımız ülkelerde “devrimini arayan tarih nehrinin” içinde akıyoruz.

Şimdilik “hangi bedeller ödenerek” sağlanacak bilemiyoruz, ama insanoğlunun bu devrim inşası “yeni bir hukuk ve siyasal düzen” tasarımıyla nihayete erecek.

Bugünden bakınca bildiğimiz demokrasi ve seçimler bundan sonra da sürecekse ve bir seçim, seçime katılanların çoğunun oyunu ve desteğini almayı başarmaksa, tarihin ne yöne doğru aktığını, çoğunluğun nerede temerküz ettiğini kavramakla başlanabilir.

Bugün aşırı sağı besleyen ve büyüten kitleleri “aşağılayarak, yok sayarak, iterek” ne onları, ne tarihi ne de geleceği anlayamazsınız; olsa olsa aşırı sağın güçlenmesine omuz verirsiniz!

Yakın bir gelecekte başarılı olma olasılığınız zayıf olsa bile yeni bir ütopya için mi yola çıkacak ve mücadele edeceksiniz, yoksa çöken “sistemin varyantlarını” üreterek debelenmekle mi uğraşacaksınız?

Birincisinde mesafesini kestiremeyeceğiniz “zaferin kilometre taşlarını” döşeyecek, diğerinde ise yine yeniden “yenilginin” daha güçlü tekrarını yaşayacaksınız.

İsterseniz Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos’un neden başarısız olduğunu, İngiltere’de İşçi Partisi’nin, Almanya’da SPD’nin, yine Yunanistan’da PASOK’un, Fransa’da Sosyalist Parti’nin nasıl çöktüğünü, son 10 yılda muhafazakarlara ve aşırı sağa nasıl boyun eğdiğini araştırmakla başlayabilirsiniz…

Belki o zaman Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye, Dünya’ya örnek ve umut olacak” diye muştuladığı gerçek bir zafer için dersler çıkartabilir, “hakiki” bir örnek için yeni bir yolculuğa başlayabilirsiniz.

Acı ama gerçek; bu ütopyayı tasarlayana ve bunun için yola çıkana kadar muhalefet için yeniden ve yeniden yenilmek kaçınılmaz; “vitrindeki isimler” kim olursa olsun!

Ta ki, gerçeklerle yüzleşip, gerçek muhalefet, tarih sahnesindeki yerini alana dek!

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz!
Bu bölüme adınızı giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.