“Bugünlerde Türkiye’nin en önemli sorunu ne?” diye bir soru sorulacak olsa, epey insanın ilk sıraya “ekonomiyi” yerleştireceğine eminim. Bunu “güvenlik”, “dış politika”, “iç politika” gibi başkaca konular izler…

Ama bana soracak olursanız, tüm bunların hepsini elimin tersiyle iter, tereddüt etmeden bir numaralı sıraya “eğitimi” yerleştiririm.

Evet, biliyorum, diğer tüm makro sorunlardan bağımsız değil “eğitim” konusu. Ekonomi temelde sorunluysa, eğitimin iyi olma ihtimali yok.

Yine de eğer bir politikanız, vizyonunuz varsa, ekonominiz ya da başkaca sorunlarınız olsa da “eğitim” sorununu başka bir boyuttan yaklaşarak çözüm getirme ihtimaliniz var. Bunun için biraz tarih bilgisi yeterli; dönüp Finlandiya, İrlanda örneklerini inceleyebilirsiniz… Kıt kaynak koşullarında nasıl iyi eğitimli bir nesil yaratarak makus talihlerini yendiklerini görebilirsiniz…

Bir ülkede tüm çocukların eşit, adil koşullar içinde, yetenek ve kapasiteleri çerçevesinde iyi eğitim almaları, geleceğe hazırlanmaları yalnızca gelecekte “ekonomik bir birey olma” hakkına kavuşmaları için değil, özgürlük içinde kendilerini var etme, gerçekleştirmeleri için çok önemli.

Peki, Türk eğitim sistemiyle biz bunu yapabiliyor muyuz; çocuklarımızı geleceğe hazırlayabiliyor muyuz?

Bunu köklü biçimde düşünebilmek, algılayabilmek için önce “geleceği” kavramaya, buna göre bir eğitim metodolojisi, fiziksel yapı, eğitim kadrosu ve stratejisi belirlemeniz lazım.

Bakın, gelecek demişken hamasi kavram ve tanımlamaları bir kenara bırakarak gerçekçi düşünmeye ihtiyacımız var. Kabul etmelisiniz ki, şu sıralar Türkiye’de kimsenin geleceği düşünecek bir mecali yok.

Ekonomik kriz derinleşirken, şirketler iflas ederken bunun tek kaynağı yalnızca iç ve dış siyasetteki kaos, çözümsüzlük hali değil. Belki de bu kaos halinin ortaya çıkması, iç politik aktörlerin, ekonomik yapıların krize doğru sürüklenmesi “geleceğin” pek ala gelip hepimizin kapısına dayanmış olması…

“Gerçekçi düşünmek” demişken, gelin bu gerçeklere birkaç tümce ile bakalım.

Örneğin, kaç kurum ve kişi “yapay zekayı” eğlenceli bir magazin haberi kıvamı dışında okuyabiliyor, düşünebiliyor. Ha keza, ülke ülke gezen robot Sofia haberleri dışında kaç kurum ve kişi robotların yakın gelecekteki ekonomik işlevi konusunu kavrayabilmiş durumda…

Birkaç yıl içinde yer küreyi sarıp sarmalayacak sensörlerin, onların üreteceği veri ve bilgi ağlarının, onların can vereceği “makine öğrenmesi”nin yaratacağı yeni ekosistemin nasıl bir iş modeli yaratmak üzere olduğuna kaç iş insanı, kaç eğitim kurumu kafa yoruyor.

İnternetin keşfi kadar önemli bir konu olan blockchain’i söylemeye bile cesaret edemiyorum.

İşte gerçekler bunlar…

Algoritmaların, yapay zekanın, robotların, makinelerin insanın yerini almaya başladığı bir çağda, insanı yaşam içinde nasıl var edeceksiniz? Çocuklarınız böyle bir gelecekte ne yapacak? Nasıl bir meslek sahibi olacak? Makinelerle birlikte nasıl çalışacak?

Çocuklarınızı bugün adı bile konulmamış, henüz tanımlanmamış, eli kulağında ama henüz var olmayan işlere, mesleklere nasıl hazırlayacaksınız?

Makineler gelecekte çocuklarınızın işlerini ellerinden alırken, onlar nasıl var olacaklar? Yığınlar halinde yaşamın kenarında mı bekleyecekler? Harari’nin deyimiyle “gereksizler sınıfının” bir parçasına mı dönüşecekler?

Bakın, gelecek bu… Gerçeklik bu…

Bu gerçekliğe göre çocuklarınızı eğitebiliyor musunuz?

Bu soru yalnızca anne babaları, çocukları ilgilendirmiyor; okulları, kurumları, devleti de ilgilendiriyor…

Oysa yaşadığımız gerçeklik ne bugünlerde?

Biz eğitimi, çocuklarımızı, geleceğimizi okyanusun ortasında yolunu, dümenini kaybetmiş, ne yöne savrulacağı belli olmayan bir gemi gibi terk ettik ne yazık ki…

Çocuklarımızın “yeteneklerini, doğal potansiyel yaratıcılık alanlarını, zihinsel becerilerini”bir kenara bıraktık, onları ticari bir “metaya” dönüştürerek, alınıp satılan, devredilen bir “ürüne”dönüştürdük…

“Başarı”dediğimiz ağır yükün altında yığınlar halinde çocukları öğüten korkunç bir sistem(sizlik) oluşturduk. Topyekun bu sistemin elinde “başarıyı”ölçtüğümüz tek bir araç var: Test!

90 soruyu, 120 dakikada çözebiliyorsa ve ne kadar doğru çözüyorsa, anne baba, öğretmen, okul, devlet ve bilumum cümle alem hep birlikte doğru yanıt sayısına göre çocukları sıralıyoruz…

Beyler, bayanlar, yapmayın etmeyin… Çocuklar harcanacak paralardan, kazanılacak karlardan çok daha kıymetli; hem de ayrımsız her biri…

Ne testlerde soruları eksiksiz çözen bir çocuğun gelecekte başarılı olacağı garanti ne de testlerde başarısız olan bir çocuğun gelecekte başarısız olacağı…

Gerçek olan şu ki, çocukların her biri başarılı bir geleceğin cevherlerini bağırlarında saklıyorlar; biz onları testlerle yaralayıp karartmadan önce… Biz onları yaşamlarının ilk yıllarından itibaren açığa çıkarıp işleyebiliyor muyuz? Geleceğe taşıyabiliyor muyuz? Anne, baba, öğretmen, okul, devlet hep birlikte…

Yeni bir dünya kuruluyor farkında mısınız?

Hep birlikte çökmüş bir dünya, tükenmiş bir ekonomik yapı, sona eren meslekler için yılmadan, usanmadan demode bir eğitim sistemi ile çocuklarımızın yıllarını tüketiyor, onlar için “gelecek hayalleri” kuruyoruz. Buna kamu ve özel sektör tüm eğitim kurumları dahil…

Eğitim modelimizle çocuklara “bilgi”yüklemeye devam ediyoruz. Oysa, 5-10 yıl içerisinde yapay zekanın, makinelerin, robotların, yani algoritmanın sahip olduğu “bilgi”ile çocukların bugünkü eğitim sistemi ile öğrendikleri bilgilerle yarışması, onların seçeneği olması imkansız…

Testlerin başarı ölçütlerini aşan çocuklarımızın robotlarla, yapay zekayla yarışması mümkün değil.

Hamaseti bir kenara bırakarak, yeni bir tahayyüle, her şeyi ters yüz etmeye ihtiyacımız var.

Peki, ne yapacağız?

Çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz?

Çok zor değil aslında. Çocuklarımızın zihinlerini bilgi bombardımanına tabi tutmamıza gerek yok. Onlara “düşünmeyi, hayal kurması, tasarlamayı, bağıntı ve bağlantı kurmayı, işbirliklerini, yaratıcılığı, cesareti”öğretmeliyiz. Bırakın bilgiyi yapay zeka, algoritmalar, makineler geliştirsin, yönetsin…

Ey eğitim kurumları, en iyi test çözdüren eğitim kurumu olmak olsa olsa iyi bir pazarlama aracı olabilir, size iyi paralar da kazandırabilir, ama çocuklarımızı iyi bir geleceğe hazırlamaz.

Ey veliler, çocuklarınızın en iyi test çözen öğrenci olması sizi mutlu edebilir, gururlandırabilir ama bu çocuklarınızı geleceğe hazırlamaz, başarı ve mutluluklarını garanti etmez.

Bunları teste dayalı bir metodolojiyle başaramazsınız. Eğer sistemi periyodik test sistemi üzerine kurarsanız, çocukların başarı ölçütü olarak elinizde yalnızca test sistemi varsa, test sistemini uygulamaya devam ederseniz bu fasit dairenin dışına çıkamazsınız.

Kabul edin, elinizde test dışında çocukları “ölçümleyecek, anlayacak, yorumlayacak”bir aracınız yok. Çocukların önüne sabah akşam testleri, soruları dayayarak bilgilerini ölçmeye, sonra da başarılı, başarısız tanımlamasıyla onları şekillendirmeye, yönlendirmeye çalışıyorsunuz.

Bakın öyle bir döneme giriyoruz ki çocuklarımızın ihtiyacı olan şeyler “hayal kurmak, merak duygusu, heyecan, coşku, tasarlamak, cesaret, ısrar” ve bunları taçlandıracak “öğrenmeyi öğrenmek”… Bu kapasite ve becerileri kazandırdığımızda gerisini onlar hayalleri, merakları ve coşkularıyla getirecek zaten…

Bu yazıyı bitirirken velilere seslenmek istiyorum: Siz beklentilerinizi, taleplerinizi değiştirirseniz eğitim kurumlarını ve yöneticilerini harekete geçirebilirsiniz. Dürüst olmalıyız, kamu eğitim kurumları bir tarafa özel eğitim kurumları size, istediğinizi veriyor. Siz çocuğunuzun iyi test çözmesini istediğiniz sürece, hiçbir şey değişmeyecek. Ya da sistemden rahatsız olsanız bile sessizce durumu kabullenirseniz yine değişen bir şey olmayacak. Yok, siz “ben çocuğumun düşünmesini, yorum yapmasını, hayal kurmasını”istiyorum derseniz ve sayınız çoğalırsa size istediğinizi verecek eğitim kurumları da çıkabilir. Dahası çıkmalı ve sayıları da çoğalmalı… Üstelik bu konuda çok gecikmiş olunsa bile…

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz!
Bu bölüme adınızı giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.